Blog Kategorisi Arşivi

16 HAZİRAN AKŞAMININ ŞİİRİ

Yorum ekle

Hâlâ durur o akşam, belleklerinde,
mayalanır durur, birlikte bakmanın derinliğiyle,
önüne geçilmez coşkusuyla, birlikte yürümenin,
bir ağızdan söylemenin güzelliğiyle bir şarkıyı,
birlikte sahip çıkmanın bir öfkeye
bir hesabı birlikte ödetmenin
“düşen kalır, bırakın ağlamayı”
demenin kutsal ve hüzünlü aleviyle
yaşayıp durur o haziran akşamı.

Birlikte baktılar her şeye,
tek tek bakınca göremedikleri,
içine giremedikleri evlere baktılar,
bir yabancı gibi sığındıkları parklara,
bir ucundan geçip de yalnızlık çektikleri
koca koca alanlara,
tutamadıkları inceliklere baktılar
ellerinin nasırıyla,
kaçırılan değerlere baktılar, korunan bankalara.

Önlerine çıkarılan parmaklıklar
demirden değildi artık,
kendi sesleriyle konuşmuyorlardı
ağızlar karşılarında,
ve yerlerinde başka bir şey
dikilip duruyordu engellerin.
Yani korunan ve kaçırılan neyse
oydu yollarını tıkayan da,
üstlerine çeviren de oydu namluları.

Apaçık gördüler kim neyin hizmetinde,
gördüler kendi eğittikleri demir
düşman edilmiş ellerinin emeğine,
suyuna ter kattıkları çeliğin
gördüler çevrildiğini göğüslerine.
Ürettiği ne varsa, daha özgür,
daha yoğun, daha anlamlı yaşamak için,
esirgendiğini gördüler insandan
ve kavgasız elde edilemeyeceğini hiçbir şeyin.

Birlikte yaratılanı birlikte devşirip
evlerine dönenlerin o haziran akşamı
her sokağa çıkışları bir gerçeği belirtir:
Yaşamın güç ve onurlu kavgasında
omuz omuza olmak verimli bir ırmak gibidir,
yeni tohumlar saçar geçtiği tarlalara,
yürekleri yeni zaferlerle doldurur.
Ve birlikte duyulacak yeni sevinçlere kadar
o haziran akşamı mayalanır durur.

KEMAL ÖZER

Günlükten: Akyaka Edebiyat Günleri

Yorum ekle

20 Mayıs 2009 / …Yarın 4. Akyaka Uluslararası Edebiyat Günleri için Muğla’ya gidiyorum. Üç günlük bir izlenceler toplamı. Benim payıma da bir oturumda konuşmak, bir ödül töreninde değerlendirme yapmak, şiir okumak ve kitap imzalamak düşüyor.

Nail Çakırhan adına gençler arasında düzenlenen şiir yarışması için nasıl bir değerlendirme yapabilirim? Katılanların çoğu, ‘ben de şansımı deneyeyim’ diyenlerden oluşuyordu. Bir çeşit ‘Ya çıkarsa!’ mantığıyla katılınmış şans oyunları benzeri. İçlerinde dergilerle daha önce ilişki kurmuş, şiir yayınlamış olanlar bile dikkat çekici düzeyde değildi. Yazmaya başlarken, daha önce yazılanları merak etmemişler ya da yeteri kadar incelemeyi gerekli görmemişler. Bendeki izlenim bu.

Bu izlenimle bir değerlendirme konuşması yapılabilir mi? Konuşma yerine, belki yazılabilir bir değerlendirme olarak. Yalnız bu yarışmada görülen bir sonuç olmadığına göre, belki yazı daha yararlı. Hiç değilse salt dinleyenlerle sınırlı kalmaz.

Nail Çakırhan’ın adıyla ilişkilendirmeye gelince, iki dolayım akla geliyor. Biri, Nâzım Hikmet’le birlikte yayınlanmış kitap. Bir genci Nâzım’ın kendi şiiriyle ilişki içinde sunma eylemi, hem uyarıcı hem örnek alınası. Öteki ise, Nail Çakırhan’ın, hizmeti öne alan, ama bunu sanatla buluşturan mimarlık çabası. Şiir yarışmasını bu iki eylemle bağdaştırmak anlamlı olabilir.

Konuşmacı olarak katılacağım oturumun konu başlığı ise, bu tür etkinliklerde sık sık rastlanan gelişigüzel konu seçimini yansıtıyor: “Dil, Kültür, Şiir”. Başlığı ortaya atanlara kimbilir ne kadar kapsamlı görünmüştür. Hele akademisyenlerin ağır bastığı bir ortamda.

E m e ğ i n    s a v u n u s u n u    ü s t l e n e n    s a v a ş ı m    k ü l t ü r ü

21 Mayıs 2009 / Katılacağım oturumda ne söyleyebilirim sorusu, gittikçe öne çıkıyor. Akademisyen olmadığıma göre, kendi şiirim üzerinden birtakım saptamalarımın altını çizebilirim. Kültür ortamı, doğal ortam gibi. Gözümüzü onun içine açıyoruz. Konuştuğumuz dille, içine doğduğumuz aileyle, oturduğumuz yöreyle, bulunduğumuz coğrafyayla iç içe bu ortam. Bir de bu doğallığa, aldığımız eğitimle gelen etiklenimler ekleniyor. Ama kültürle asıl ilişkimiz, bir seçim yapma gereksinimi duyduğumuz zaman başlıyor. Doğallığın ötesine geçtiğimizde yani.

Kendi adıma, bu seçimi emek doğrultusunda yaptığımı söyleyebilirim. Emeği temel alan, emeğin odağında uzanımları olan bir kültür. Şiir anlayışımın özünde ‘bakış’ yer alıyorsa, yazdığım şiiri de ‘bakılan’ı ‘görünür’ kılmaya adadığımı söyleyebilirim. Baktığımız (nesne, kişi, olay) her neyse, ‘görünür’ kılmak için onu oluşturan ilişkileri görmemiz gerekir. O ilişkileri görmek için de edindiğimiz bilgiler ve kültür donanımı önemli. Şiirin kültürle ilişkisini burada görüyorum. Emeği temel alan, emeğin savunusunu üstlenen bir savaşım kültürü diyebilirim bu donanımın adına.

Bu anlamda görebileceğimiz gibi, şiiri bir kültür taşıyıcısı olarak da görebiliriz. Kendi seçimimde geleneksel bir halka saydığım Yunus Emre’nin, Pir Sultan Abdal’ın şiirini bir kültür taşıyıcısı sayabiliriz aynı zamanda. Şiirin taşıyıcısı olarak dili öne sürmek ise yanlış olmaz. Dil, kendi içinde bir kültür taşıyıcısı olduğu gibi, dilin doğasını şiir diline dönüştürdüğümüzde, yani doğal kültür ortamını kendi seçimimize göre nasıl dönüştürüyorsak, dil ile şiirin ilişkisini de öyle yeniden düzenlemiş oluruz. ‘Bakılan’ı ‘görünür’ kılmayı amaçlayan bir şiirin açımlayıcı bir dille yazılması gereği ortaya çıkar.

A r d ı     a r d ı n a    o t u r u m l a r

23 Mayıs 2009 (Akyaka) / 4. Akyaka Uluslararası Edebiyat Günleri Muğla Üniversitesi’nde açıldı. Her açılış gününde olduğu gibi yoğun ve yorucuydu izlence. Ardı ardına açılış konuşmaları, ardı ardına oturumlar. Bu arada yeni tanışmalar (Ömer Türkeş, Bozan Yaman, Tülay Akkoyun), buluşmalar (Necmiye Alpay), yeniden karşılaşmalar (Neşe Yaşın, Namık Kuyumcu, Vecdi Çıracıoğlu, Şükrü Erbaş) ve yıllar sonra eski bir dost: Ayten Timuroğlu. Yirmi yıldan fazla oluyor Akyaka’ya ilk gelişim. Ayten, evini açmıştı bize. Sonra yaptığı resimlerle evimizin duvarlarını donattı. Şimdi de Nail Çakırhan Gençlik Ödüllerine katkıda bulunuyor her vakitki eli açıklığıyla. İlk üç değerlendirmeye birer resmini armağan ederek.

Gün, açılış konuşmalarının ardından onur konuğu Leylâ Erbil oturumuyla başladı. Beş konuşmacı, ikisi dışında, akademik gözle baktılar Erbil’in öykü ve romanlarına. En çok vurgulanan, Erbil’in zor bir yazar olması, çözümler sunmak yerine sergileme yapması, bir şeyi kabul ettirmek için yazmaması. Erbil, kendi konuşmasında da, buna yol açan “muhalif” kimliğini yeniden ortaya koydu ‘kürsü’ konusuna değinirken. ‘Kürsü’den konuşmaya, yukarıdan bakmayı içerdiği için, karşı çıkarken, ‘kürsü’ karşısında yer alanları da eleştirmekten geri durmadı. Bu arada işçi sınıfına bağlılığının sürdüğünü vurguladı. İşçi sınıfının kalmadığı savına karşın, insanların yeniden işçi sınıfını yaratacağına inancını belirterek.

Ben katıldığım oturumda, daha önce hazırladığım doğrultuda konuştum. Kültür, şiir ve dilin iç içe üç ortam olduğunu, bu doğal ortamların içinde gözlerimizi açtığımızı, her üç ortamın da, yapacağımız seçim doğrultusunda yeniden düzenlendiğini söyledim. Benim yeğlediğim kültürün emeği odağına yerleştirdiğini, sanat anlyışımın bir savaşım kültürü içinde varolduğunu, şiirin aynı zamanda bir kültür taşıyıcısı olduğunu vurguladım. Bu taşıyıcılığın içinde dilin de yer aldığını, doğal dil ortamından şiir diline geçileceğini ekleyerek.

İki ülke iki şiir oturumunda, Hindistan ve Çin’den iki ozan söz aldı. Çinli ozan Li Li, İsveç’te yaşıyor, hem Çince hem İsveççe yazıyordu. Kendi şiirini seslendirirken klâsik Çin şiirinden bir ozanı da örnekledi. Hintli ozan Arundathi Subramaniam, İngilizce yazıyordu. Hindistan’da 23 resmî dilin içinde İngilizce de bulunduğu için yabancı bir dilde yazmadığını söyledi. Bu 23 dilde de edebiyat yapılıyordu. Bunların dışında kimi yörelerde çeşitli kabile dilleri de vardı. Niye Hintçe yazmadığı sık sık soruldu. O da, Hintçe diye bir dil olmadığını üşenmeden yineleyip durdu. Kendi vurgusuyla ‘Hindî’ diye bir dil olduğunu, ülkenin yalnız kuzeyinde konuşulduğunu, buna Hintçe denemeyeceğini belirtti.

Okuduğu şiirlerin Türkçesini dinlerken, ‘yaşanan’a tanıklığın, günlük yaşamdan kesitlerin üzerinden konuşması hoşuma gitti. Elindeki İngilizce şiir kitaplarından birisini istedim. Eşimin aktarmasıyla daha yakından tanımak için.

Roman üzerine, ‘çoksatarlık bir değer göstergesi olabilir mi?’ tartışmasını da içeren oturumdan sonra, gençlik ödüllerinin dağıtılmasına sıra geldi. Nail Çakırhan’ın eşi Halet Çambel, sağlık sorunları nedeniyle gelememişti. Küçük bir sunum ve değerlendirme yapmak bana düştü. Ödüllerin üç önemli öğesinden biri, amacın belirlenmesiydi. Gençliğinde şiir yazarak yaşama başlayan, sonra da eğitim almadan mimarlık alanında bir sanatçı kimliği ortaya koyan Nail Çakırhan, böyle bir amaç için çok değerli bir seçimdi. Amaç doğrultusunda alınacak sonuçların tutarlılığı da ileride bu ödüle saygınlık kazandracaktı. Seçici kurul olarak, katılan gençlerin ‘yaşanan’a yönelik, yaşamın içinden bakan şiirlerini değerlendirmeye çalışmıştık.

F i n l i    o z a n ı n    “a n l a t a n”    ş i i r i

24 Mayıs 2009 (Akyaka) / İkinci gün, Akyaka’da Köşem Café’de, gecikmeli oturumlarla başladı ve geç saatlere dek sürdü. Öykü ve roman konulu oturumlarda, bu alandaki çeşitli görünümler ele alındı. Yakın tarihten günümüze bir değerlendirme taraması yapıldı. Söyleşi ağırlıklı konuşmalarda ise medya ilişkileri, dergilerin ve ödüllerin bugünkü durumu gözden geçirildi.

Bu tür şenliklerde, bir yığınakla karşılaşmak ve yığınağın altında zaman zaman soluksuz kalmak kaçınılmaz. Çünkü ne kadar çok katılımcı olur da ne kadar çeşitli konuyu ele alırsa o kadar zengin bir şenlik olur sanılıyor. Yine öyleydi. İzleyenlerin dayanma gücünü zorlamakta dün de başarı kazanıldı. Araya şiiri de sıkıştırmaktan geri durmadılar. Finli ozanın yanına Kıbrıs’tan Neşe Yaşın’ı kattıkları gibi, bir bilim insanı aracılığıyla Kazak ozanı Abay’ı tanıttılar.

Finli ozan Sanna Tahvanainen, kendini tanıtırken, bir dizi düşkırıklığından söz açtı. Finli görüntüsüyle ilgiliydi bunların bir bölümü. Uzun boylu düşünülüyordu Finliler, oysa kısa boylu, hatta topluca biriydi. Uzun sarı saçlı olacağı bekleniyordu, oysa kazınık kafalıydı o. Fince duyacaklarını düşünenleri de düşkırıklığına uğratacaktı; çünkü İsveççe yazıyordu.

Bütün bunlardan dolayı değil, ama şiirinin özelliklerini duyunca şaşırdım. “Anlatan” bir şiir yazdığını öğrenmek beni hem şaşırttı hem sevindirdi. Hele uzun öyküler anlattığını öğrenince, Batı şiirini örnek gösterip şiirin artık bir şey anlatmakla yükümlü olmadığını ileri sürenleri bir daha anımsadım. Konuk ozanların sürpriz çevirmeni Necmiye Alpay yine yetişti, Finli ozanı Türkçe duyabilmemiz için.

A k ş a m     y e m e ğ i n d e

Akşam saatlerine dayanan günü, Azmak suyunda yapılan tekne gezintisiyle serinlettiler. Sonra da su kıyısında bir araya geldiğimiz akşam yemeğiyle noktaladılar. Gitar dersi alan Akyaka gençlerinin müziği eşliğinde masalara bölünen söyleşilerde benim payıma onur konuğuyla birlikte olmak düştü. Oktay Akbal ve eşiyle bir araya geldik yıllar sonra. Akyaka’da yaşadığına göre Akbal’la buluşmak sürpriz sayılmazdı; ama Orhan Suda ve eşiyle karşılaşmak tam bir sürpriz oldu. Londra’da buluşmanın anılarıyla başlayan ikili konuşmalarımız, zaman zaman 40 yıl öncenin Bâbıâli yıllarına giriş çıkışlarla ve yakın yılların gelişmeleriyle genişledi. Masada bir tanışma da uç verdi: Yan yana düştüğümüz Muhsine Helimoğlu Yavuz’la epeyce konuştuk.

Gece ilerledikçe masalardan eksilenler oldu, onların yerini başka masalardan gelenler aldı. Böylece Necmiye Alpay’la bir araya geldik daha geç saatlerde. Şiir çevirisi, dil sorunları, Temmuz İçin Yaralı Semah, yıllar ve ülkeler arası yolculuklarla buluşup ayrılan bir söyleşi gerçekleşti. Şarkılarla türkülerin iyice egemen olduğu gençlik kesiminin masasından çağrılar, benim için geceyi sona doğru yaklaştırdı. Türkü söylemeye çağırdıklarında, resim ve müzik derslerinden bütünlemeye kaldığımı, ancak şiir okuyabileceğimi söyledim. Kağıda bakmadan seslendirebildiğim tek şiir “Ağıt”tı. Otele dönmek üzere ayrılmadan önce onu okudum. Sonra da geceyi tümüyle orada ve onlarla bıraktım.

Y a ş a d ı ğ ı n ı    “i t i r a f”

27 Mayıs 2009 / Geziden döneli üç gün oluyor. Etkinliğin son gününde, sabah kahvaltısı, orman içinden geçip indiğimiz bir kıyıda, kumsala yakın ve denize karşı bir kır gazinosunda yapıldı. İlk okuma toplantısı, öğle saatlerindeydi ve şiire ayrılmıştı. Gökhan Cengizhan, Bozan Yaman ve Tahsin Şimşek’le şiir okuduk. Ben Temmuz İçin Yaralı Semah‘tan 4 şiiri (Sivas Buluşması, Adım Metin Olsun, Nesimî, Gülsün’le Handan) seslendirdim. Ama okumaya başlamadan önce, izleyenler arasında eşleriyle birlikte yer alan Oktay Akbal ile Orhan Suda’ya değinerek, “Akyaka’ya gelmek benim için biraz da Oktay Akbal’a gelmektir” dedim ve bu okumayı onlara adadığımı söyledim. Ayrıca bir gün önce dinlediğimiz Finli ozanın öyküleyici şiir yazmasından yola çıkıp 80 sonrası karşılaştığımız “Batı’da böyle şiir yazılmıyor” savının ve saldırısının geçersizliğini vurguladım.

Öğleden sonraki oturumlar bitince hep birlikte Nail Çakırhan’ın koruma altına alınan müze evine gittik. Odaları dolaşırken, içinde yaşayanların nasılsa öyle bıraktığı eşyaları görmek ürpertici bir hüzündü. Bir sedirin üzerinde, daha yeni okunup da kapatılmış gibi öylece duran bir kitap, beni ayrıca çağrışımlara yöneltti. O kadar tutkuyla, hayranlıkla kimbilir kaç kez okuduğum, yararlandığım Yaşadığımı İtiraf Ediyorum, Neruda’nın olduğu kadar bu evi kuran Nail Çakırhan’ın da yaşadığını “itiraf” ediyordu.

Akşam yemeğini, Oktay Akbal ve Orhan Suda’nın çağrısıyla özel bir bahçede bir araya gelip yedik. Yıllar yıllar öncenin anılarına, yaşantılarına savrula savrula.

Temmuz İçin Yaralı Semah ve Kemal Özer Şiiri

Yorum ekle

İsmail Mert Başat

Önce, bir temmuz ayında, Sivas’ın Madımak Oteli’nde yaşanan vahşet üzerinde duracağım. İktidarın dili, bu konuda ilk andan itibaren, medyanın dili ile de birleşerek Sivas temmuzunun toplumsal algıda kimi anı lekeleri halinde biçimlenmelerini ve üzerinin farklı biçimde örtülmesini sağlamaya yöneldi. Bu dilin kurmacasına göre Madımak “olayı”, şöyle bir şeydir:

Pages: 1 2

Şiirlerde İstanbul’a Bakarken

Yorum ekle

KEMAL ÖZER

Şiirler ve İstanbul. Bu konuda bir seçki hazırlamıştım. Şimdi de bir konuşma yapmak istiyorum. Öncelikle iki şeyin altını çizmeliyim. Birincisi, bu konuda söyleneceklerin çok kapsamlı olabileceği ve değişik yaklaşımlarla ele alınabileceği. Benim yaklaşımım bunlardan yalnızca biri. Altını çizeceğim şeyse, bu yaklaşımın temelinde bir kabulün yer aldığı.

Sözkonusu kabulü şöyle özetleyebilirim: Ülkemizde hâlâ birçok şeyin şiir üzerinden konuşuluyor, tartışılıyor, değerlendiriliyor olması. Geçmişten iki örnek hemen akla geliyor burada. Ozanların gözünde İstanbul’un değeri o kadar yüksekti ki, bir ‘taş’ı için koskoca ‘Acem mülkü’ gözden çıkarılabiliyordu örneğin. Öte yandan, Tevfik Fikret’in “Sis” şiirinde çizilen atmosferin odağında da yer alabiliyordu İstanbul.

Pages: 1 2

50 Kuşağı Edebiyatçıları

Yorum ekle

BENİM 50 KUŞAĞIM

Doğan HIZLAN

50 Kuşağı’ndan biriyim.

Nasıl bir kuşağız biz? Belli bir akımın içine girebilir miyiz?

Edebiyat tarihçileri böyle bir girişimde bulunabilirler. Kolayca hepimizi bir yaftanın altına toplayıp, edebî fotoğrafımızı çekebilirler. Çeşitliliği gözden kaçırmamak koşuluyla.

Hepimiz aynı edebî anlayışı bölüştük mü? Evet ve hayır. Beslendiğimiz kaynaklar aynı mıydı? Hem evet, hem hayır.

Pages: 1 2

Kışın Bir Ağacın Binde Biri

Yorum ekle

Kışın Bir Ağacın Binde Biri. Yazının devamından okuyabilirsiniz. Devamı: ‘Kışın Bir Ağacın Binde Biri’

Brecht’i Anma Toplantısı Dolayısıyla

Yorum ekle

Kemal Özer

Brecht’in anılması için Aralık ayının 24′ünde Kadıköy’de Barış Manço Kültür Merkezi’nde bir toplantı yapıldı. Çeşitli yönleriyle ele alınıp kimi ürünlerinden örnekler sunuldu. Kalabalık bir izleyici önünde yapılan bu toplantıda benim de konuşmam istenmişti. On yıl önce benzeri bir toplantıda yer alıp yaptığım gibi.

Pages: 1 2

Barış Kültürü – Önce Düşü, Sonra Savaşımı

Yorum ekle

KEMAL  ÖZER

Savaşın çağrışımıyla bakıyorum barışa. İkinci Dünya Savaşı’na katılmayan ama etkilerini yaşayan bir ülkenin insanı olarak. Yokluklarıyla gelmişti savaş yaşadığım ülkeye, kente ve çocukluk çağına. Karartma geceleriyle, canavar düdükleriyle, ışıldaklarıyla, korkuları ve kaygılarıyla. Bir de kaçış hazırlıklarıyla. Evimizin ortasında, kilimlerin birbirine eklenmesiyle elde edilmiş bir denk aylarca beklemişti. Götürebileceğimiz kimi eşyaları yanımıza alıp İstanbul’dan babamın köyüne kaçacaktık. Bu kararın verilmesinde, kuşkusuz savaşın yokluklardan, karartma gecelerinden, korkulardan başka, döktüğü kanla da bizim sokağa kadar gelmesinin payı vardı.

Devamı: ‘Barış Kültürü – Önce Düşü, Sonra Savaşımı’

Bakılan’dan Görülen’e, Şiir’den Ozan’a

Yorum ekle

… söyleyeceğim ilk söz: şiir durağan olmadığı için şu an buradayım.

Şiir durağan değildir; çünkü ne onu yazan kişi, ne onun yazıldığı dil, ne seslendiği toplum, ne içinde bulunduğu çağ, hiçbiri onu durduramaz. Hatta dile getirdiği duygular, taşıdığı düşünceler, yarattığı görüntüler, yol açtığı çağrışımlar – hiçbiri, hiçbiri.

Şiir durağan değildir; çünkü başlangıcında duyum var. Şiir, daha yazılmadan başlar. Bir duyumla. Bu duyumun kaynağı bir insan olabilir, bir olay, bir ortam ya da bir nesne. Bu duyumun kaynağında bakış var: o insana, o olaya, o ortama ya da nesneye. ‘Bakılan’ı bakmakla kalmayıp ‘görülen’e dönüştürendir şiir. O dönüştürücü gücün bir adı. ‘Bakılan’ı ‘görülen’e götüren o devinim – şiir o devinimi yakaladığımız zaman yazılmış olur. Devamı: ‘Bakılan’dan Görülen’e, Şiir’den Ozan’a’

Anıların İçinden Tanpınar

Yorum ekle

Ahmet Hamdi Tanpınar’ı 1955-56 ders yılında tanıdım. 1961′de öldüğüne göre son öğrencilerinden oluyorum. Beş-altı yıl İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde Türkoloji bölümünde öğrencisiydim. Önce şunu söyleyeyim: Biz liseden gelirken Batılılık, batılı olmak, batı kültürü almak, batılı gibi davranmak bizler için köklü eğilimlerdi. Hepimizin içinde Avrupa’ya gitmek, özellikle Fransa’yı görmek, Paris’te bir süre yaşamak vazgeçilmez bir şeydi, bir özlemdi. Devamı: ‘Anıların İçinden Tanpınar’