16 HAZİRAN AKŞAMININ ŞİİRİ

Yorum ekle

Hâlâ durur o akşam, belleklerinde,
mayalanır durur, birlikte bakmanın derinliğiyle,
önüne geçilmez coşkusuyla, birlikte yürümenin,
bir ağızdan söylemenin güzelliğiyle bir şarkıyı,
birlikte sahip çıkmanın bir öfkeye
bir hesabı birlikte ödetmenin
“düşen kalır, bırakın ağlamayı”
demenin kutsal ve hüzünlü aleviyle
yaşayıp durur o haziran akşamı.

Birlikte baktılar her şeye,
tek tek bakınca göremedikleri,
içine giremedikleri evlere baktılar,
bir yabancı gibi sığındıkları parklara,
bir ucundan geçip de yalnızlık çektikleri
koca koca alanlara,
tutamadıkları inceliklere baktılar
ellerinin nasırıyla,
kaçırılan değerlere baktılar, korunan bankalara.

Önlerine çıkarılan parmaklıklar
demirden değildi artık,
kendi sesleriyle konuşmuyorlardı
ağızlar karşılarında,
ve yerlerinde başka bir şey
dikilip duruyordu engellerin.
Yani korunan ve kaçırılan neyse
oydu yollarını tıkayan da,
üstlerine çeviren de oydu namluları.

Apaçık gördüler kim neyin hizmetinde,
gördüler kendi eğittikleri demir
düşman edilmiş ellerinin emeğine,
suyuna ter kattıkları çeliğin
gördüler çevrildiğini göğüslerine.
Ürettiği ne varsa, daha özgür,
daha yoğun, daha anlamlı yaşamak için,
esirgendiğini gördüler insandan
ve kavgasız elde edilemeyeceğini hiçbir şeyin.

Birlikte yaratılanı birlikte devşirip
evlerine dönenlerin o haziran akşamı
her sokağa çıkışları bir gerçeği belirtir:
Yaşamın güç ve onurlu kavgasında
omuz omuza olmak verimli bir ırmak gibidir,
yeni tohumlar saçar geçtiği tarlalara,
yürekleri yeni zaferlerle doldurur.
Ve birlikte duyulacak yeni sevinçlere kadar
o haziran akşamı mayalanır durur.

KEMAL ÖZER

Günlükten: Akyaka Edebiyat Günleri

Yorum ekle

20 Mayıs 2009 / …Yarın 4. Akyaka Uluslararası Edebiyat Günleri için Muğla’ya gidiyorum. Üç günlük bir izlenceler toplamı. Benim payıma da bir oturumda konuşmak, bir ödül töreninde değerlendirme yapmak, şiir okumak ve kitap imzalamak düşüyor.

Nail Çakırhan adına gençler arasında düzenlenen şiir yarışması için nasıl bir değerlendirme yapabilirim? Katılanların çoğu, ‘ben de şansımı deneyeyim’ diyenlerden oluşuyordu. Bir çeşit ‘Ya çıkarsa!’ mantığıyla katılınmış şans oyunları benzeri. İçlerinde dergilerle daha önce ilişki kurmuş, şiir yayınlamış olanlar bile dikkat çekici düzeyde değildi. Yazmaya başlarken, daha önce yazılanları merak etmemişler ya da yeteri kadar incelemeyi gerekli görmemişler. Bendeki izlenim bu.

Bu izlenimle bir değerlendirme konuşması yapılabilir mi? Konuşma yerine, belki yazılabilir bir değerlendirme olarak. Yalnız bu yarışmada görülen bir sonuç olmadığına göre, belki yazı daha yararlı. Hiç değilse salt dinleyenlerle sınırlı kalmaz.

Nail Çakırhan’ın adıyla ilişkilendirmeye gelince, iki dolayım akla geliyor. Biri, Nâzım Hikmet’le birlikte yayınlanmış kitap. Bir genci Nâzım’ın kendi şiiriyle ilişki içinde sunma eylemi, hem uyarıcı hem örnek alınası. Öteki ise, Nail Çakırhan’ın, hizmeti öne alan, ama bunu sanatla buluşturan mimarlık çabası. Şiir yarışmasını bu iki eylemle bağdaştırmak anlamlı olabilir.

Konuşmacı olarak katılacağım oturumun konu başlığı ise, bu tür etkinliklerde sık sık rastlanan gelişigüzel konu seçimini yansıtıyor: “Dil, Kültür, Şiir”. Başlığı ortaya atanlara kimbilir ne kadar kapsamlı görünmüştür. Hele akademisyenlerin ağır bastığı bir ortamda.

E m e ğ i n    s a v u n u s u n u    ü s t l e n e n    s a v a ş ı m    k ü l t ü r ü

21 Mayıs 2009 / Katılacağım oturumda ne söyleyebilirim sorusu, gittikçe öne çıkıyor. Akademisyen olmadığıma göre, kendi şiirim üzerinden birtakım saptamalarımın altını çizebilirim. Kültür ortamı, doğal ortam gibi. Gözümüzü onun içine açıyoruz. Konuştuğumuz dille, içine doğduğumuz aileyle, oturduğumuz yöreyle, bulunduğumuz coğrafyayla iç içe bu ortam. Bir de bu doğallığa, aldığımız eğitimle gelen etiklenimler ekleniyor. Ama kültürle asıl ilişkimiz, bir seçim yapma gereksinimi duyduğumuz zaman başlıyor. Doğallığın ötesine geçtiğimizde yani.

Kendi adıma, bu seçimi emek doğrultusunda yaptığımı söyleyebilirim. Emeği temel alan, emeğin odağında uzanımları olan bir kültür. Şiir anlayışımın özünde ‘bakış’ yer alıyorsa, yazdığım şiiri de ‘bakılan’ı ‘görünür’ kılmaya adadığımı söyleyebilirim. Baktığımız (nesne, kişi, olay) her neyse, ‘görünür’ kılmak için onu oluşturan ilişkileri görmemiz gerekir. O ilişkileri görmek için de edindiğimiz bilgiler ve kültür donanımı önemli. Şiirin kültürle ilişkisini burada görüyorum. Emeği temel alan, emeğin savunusunu üstlenen bir savaşım kültürü diyebilirim bu donanımın adına.

Bu anlamda görebileceğimiz gibi, şiiri bir kültür taşıyıcısı olarak da görebiliriz. Kendi seçimimde geleneksel bir halka saydığım Yunus Emre’nin, Pir Sultan Abdal’ın şiirini bir kültür taşıyıcısı sayabiliriz aynı zamanda. Şiirin taşıyıcısı olarak dili öne sürmek ise yanlış olmaz. Dil, kendi içinde bir kültür taşıyıcısı olduğu gibi, dilin doğasını şiir diline dönüştürdüğümüzde, yani doğal kültür ortamını kendi seçimimize göre nasıl dönüştürüyorsak, dil ile şiirin ilişkisini de öyle yeniden düzenlemiş oluruz. ‘Bakılan’ı ‘görünür’ kılmayı amaçlayan bir şiirin açımlayıcı bir dille yazılması gereği ortaya çıkar.

A r d ı     a r d ı n a    o t u r u m l a r

23 Mayıs 2009 (Akyaka) / 4. Akyaka Uluslararası Edebiyat Günleri Muğla Üniversitesi’nde açıldı. Her açılış gününde olduğu gibi yoğun ve yorucuydu izlence. Ardı ardına açılış konuşmaları, ardı ardına oturumlar. Bu arada yeni tanışmalar (Ömer Türkeş, Bozan Yaman, Tülay Akkoyun), buluşmalar (Necmiye Alpay), yeniden karşılaşmalar (Neşe Yaşın, Namık Kuyumcu, Vecdi Çıracıoğlu, Şükrü Erbaş) ve yıllar sonra eski bir dost: Ayten Timuroğlu. Yirmi yıldan fazla oluyor Akyaka’ya ilk gelişim. Ayten, evini açmıştı bize. Sonra yaptığı resimlerle evimizin duvarlarını donattı. Şimdi de Nail Çakırhan Gençlik Ödüllerine katkıda bulunuyor her vakitki eli açıklığıyla. İlk üç değerlendirmeye birer resmini armağan ederek.

Gün, açılış konuşmalarının ardından onur konuğu Leylâ Erbil oturumuyla başladı. Beş konuşmacı, ikisi dışında, akademik gözle baktılar Erbil’in öykü ve romanlarına. En çok vurgulanan, Erbil’in zor bir yazar olması, çözümler sunmak yerine sergileme yapması, bir şeyi kabul ettirmek için yazmaması. Erbil, kendi konuşmasında da, buna yol açan “muhalif” kimliğini yeniden ortaya koydu ‘kürsü’ konusuna değinirken. ‘Kürsü’den konuşmaya, yukarıdan bakmayı içerdiği için, karşı çıkarken, ‘kürsü’ karşısında yer alanları da eleştirmekten geri durmadı. Bu arada işçi sınıfına bağlılığının sürdüğünü vurguladı. İşçi sınıfının kalmadığı savına karşın, insanların yeniden işçi sınıfını yaratacağına inancını belirterek.

Ben katıldığım oturumda, daha önce hazırladığım doğrultuda konuştum. Kültür, şiir ve dilin iç içe üç ortam olduğunu, bu doğal ortamların içinde gözlerimizi açtığımızı, her üç ortamın da, yapacağımız seçim doğrultusunda yeniden düzenlendiğini söyledim. Benim yeğlediğim kültürün emeği odağına yerleştirdiğini, sanat anlyışımın bir savaşım kültürü içinde varolduğunu, şiirin aynı zamanda bir kültür taşıyıcısı olduğunu vurguladım. Bu taşıyıcılığın içinde dilin de yer aldığını, doğal dil ortamından şiir diline geçileceğini ekleyerek.

İki ülke iki şiir oturumunda, Hindistan ve Çin’den iki ozan söz aldı. Çinli ozan Li Li, İsveç’te yaşıyor, hem Çince hem İsveççe yazıyordu. Kendi şiirini seslendirirken klâsik Çin şiirinden bir ozanı da örnekledi. Hintli ozan Arundathi Subramaniam, İngilizce yazıyordu. Hindistan’da 23 resmî dilin içinde İngilizce de bulunduğu için yabancı bir dilde yazmadığını söyledi. Bu 23 dilde de edebiyat yapılıyordu. Bunların dışında kimi yörelerde çeşitli kabile dilleri de vardı. Niye Hintçe yazmadığı sık sık soruldu. O da, Hintçe diye bir dil olmadığını üşenmeden yineleyip durdu. Kendi vurgusuyla ‘Hindî’ diye bir dil olduğunu, ülkenin yalnız kuzeyinde konuşulduğunu, buna Hintçe denemeyeceğini belirtti.

Okuduğu şiirlerin Türkçesini dinlerken, ‘yaşanan’a tanıklığın, günlük yaşamdan kesitlerin üzerinden konuşması hoşuma gitti. Elindeki İngilizce şiir kitaplarından birisini istedim. Eşimin aktarmasıyla daha yakından tanımak için.

Roman üzerine, ‘çoksatarlık bir değer göstergesi olabilir mi?’ tartışmasını da içeren oturumdan sonra, gençlik ödüllerinin dağıtılmasına sıra geldi. Nail Çakırhan’ın eşi Halet Çambel, sağlık sorunları nedeniyle gelememişti. Küçük bir sunum ve değerlendirme yapmak bana düştü. Ödüllerin üç önemli öğesinden biri, amacın belirlenmesiydi. Gençliğinde şiir yazarak yaşama başlayan, sonra da eğitim almadan mimarlık alanında bir sanatçı kimliği ortaya koyan Nail Çakırhan, böyle bir amaç için çok değerli bir seçimdi. Amaç doğrultusunda alınacak sonuçların tutarlılığı da ileride bu ödüle saygınlık kazandracaktı. Seçici kurul olarak, katılan gençlerin ‘yaşanan’a yönelik, yaşamın içinden bakan şiirlerini değerlendirmeye çalışmıştık.

F i n l i    o z a n ı n    “a n l a t a n”    ş i i r i

24 Mayıs 2009 (Akyaka) / İkinci gün, Akyaka’da Köşem Café’de, gecikmeli oturumlarla başladı ve geç saatlere dek sürdü. Öykü ve roman konulu oturumlarda, bu alandaki çeşitli görünümler ele alındı. Yakın tarihten günümüze bir değerlendirme taraması yapıldı. Söyleşi ağırlıklı konuşmalarda ise medya ilişkileri, dergilerin ve ödüllerin bugünkü durumu gözden geçirildi.

Bu tür şenliklerde, bir yığınakla karşılaşmak ve yığınağın altında zaman zaman soluksuz kalmak kaçınılmaz. Çünkü ne kadar çok katılımcı olur da ne kadar çeşitli konuyu ele alırsa o kadar zengin bir şenlik olur sanılıyor. Yine öyleydi. İzleyenlerin dayanma gücünü zorlamakta dün de başarı kazanıldı. Araya şiiri de sıkıştırmaktan geri durmadılar. Finli ozanın yanına Kıbrıs’tan Neşe Yaşın’ı kattıkları gibi, bir bilim insanı aracılığıyla Kazak ozanı Abay’ı tanıttılar.

Finli ozan Sanna Tahvanainen, kendini tanıtırken, bir dizi düşkırıklığından söz açtı. Finli görüntüsüyle ilgiliydi bunların bir bölümü. Uzun boylu düşünülüyordu Finliler, oysa kısa boylu, hatta topluca biriydi. Uzun sarı saçlı olacağı bekleniyordu, oysa kazınık kafalıydı o. Fince duyacaklarını düşünenleri de düşkırıklığına uğratacaktı; çünkü İsveççe yazıyordu.

Bütün bunlardan dolayı değil, ama şiirinin özelliklerini duyunca şaşırdım. “Anlatan” bir şiir yazdığını öğrenmek beni hem şaşırttı hem sevindirdi. Hele uzun öyküler anlattığını öğrenince, Batı şiirini örnek gösterip şiirin artık bir şey anlatmakla yükümlü olmadığını ileri sürenleri bir daha anımsadım. Konuk ozanların sürpriz çevirmeni Necmiye Alpay yine yetişti, Finli ozanı Türkçe duyabilmemiz için.

A k ş a m     y e m e ğ i n d e

Akşam saatlerine dayanan günü, Azmak suyunda yapılan tekne gezintisiyle serinlettiler. Sonra da su kıyısında bir araya geldiğimiz akşam yemeğiyle noktaladılar. Gitar dersi alan Akyaka gençlerinin müziği eşliğinde masalara bölünen söyleşilerde benim payıma onur konuğuyla birlikte olmak düştü. Oktay Akbal ve eşiyle bir araya geldik yıllar sonra. Akyaka’da yaşadığına göre Akbal’la buluşmak sürpriz sayılmazdı; ama Orhan Suda ve eşiyle karşılaşmak tam bir sürpriz oldu. Londra’da buluşmanın anılarıyla başlayan ikili konuşmalarımız, zaman zaman 40 yıl öncenin Bâbıâli yıllarına giriş çıkışlarla ve yakın yılların gelişmeleriyle genişledi. Masada bir tanışma da uç verdi: Yan yana düştüğümüz Muhsine Helimoğlu Yavuz’la epeyce konuştuk.

Gece ilerledikçe masalardan eksilenler oldu, onların yerini başka masalardan gelenler aldı. Böylece Necmiye Alpay’la bir araya geldik daha geç saatlerde. Şiir çevirisi, dil sorunları, Temmuz İçin Yaralı Semah, yıllar ve ülkeler arası yolculuklarla buluşup ayrılan bir söyleşi gerçekleşti. Şarkılarla türkülerin iyice egemen olduğu gençlik kesiminin masasından çağrılar, benim için geceyi sona doğru yaklaştırdı. Türkü söylemeye çağırdıklarında, resim ve müzik derslerinden bütünlemeye kaldığımı, ancak şiir okuyabileceğimi söyledim. Kağıda bakmadan seslendirebildiğim tek şiir “Ağıt”tı. Otele dönmek üzere ayrılmadan önce onu okudum. Sonra da geceyi tümüyle orada ve onlarla bıraktım.

Y a ş a d ı ğ ı n ı    “i t i r a f”

27 Mayıs 2009 / Geziden döneli üç gün oluyor. Etkinliğin son gününde, sabah kahvaltısı, orman içinden geçip indiğimiz bir kıyıda, kumsala yakın ve denize karşı bir kır gazinosunda yapıldı. İlk okuma toplantısı, öğle saatlerindeydi ve şiire ayrılmıştı. Gökhan Cengizhan, Bozan Yaman ve Tahsin Şimşek’le şiir okuduk. Ben Temmuz İçin Yaralı Semah‘tan 4 şiiri (Sivas Buluşması, Adım Metin Olsun, Nesimî, Gülsün’le Handan) seslendirdim. Ama okumaya başlamadan önce, izleyenler arasında eşleriyle birlikte yer alan Oktay Akbal ile Orhan Suda’ya değinerek, “Akyaka’ya gelmek benim için biraz da Oktay Akbal’a gelmektir” dedim ve bu okumayı onlara adadığımı söyledim. Ayrıca bir gün önce dinlediğimiz Finli ozanın öyküleyici şiir yazmasından yola çıkıp 80 sonrası karşılaştığımız “Batı’da böyle şiir yazılmıyor” savının ve saldırısının geçersizliğini vurguladım.

Öğleden sonraki oturumlar bitince hep birlikte Nail Çakırhan’ın koruma altına alınan müze evine gittik. Odaları dolaşırken, içinde yaşayanların nasılsa öyle bıraktığı eşyaları görmek ürpertici bir hüzündü. Bir sedirin üzerinde, daha yeni okunup da kapatılmış gibi öylece duran bir kitap, beni ayrıca çağrışımlara yöneltti. O kadar tutkuyla, hayranlıkla kimbilir kaç kez okuduğum, yararlandığım Yaşadığımı İtiraf Ediyorum, Neruda’nın olduğu kadar bu evi kuran Nail Çakırhan’ın da yaşadığını “itiraf” ediyordu.

Akşam yemeğini, Oktay Akbal ve Orhan Suda’nın çağrısıyla özel bir bahçede bir araya gelip yedik. Yıllar yıllar öncenin anılarına, yaşantılarına savrula savrula.

4. Akyaka Uluslararası Edebiyat Günleri

Yorum ekle

Tarih: 22 – 24 Mayıs 2009

[Düzenleyenler: Muğla Üniversitesi, Akyaka Belediyesi, Edebiyatçılar Derneği, PEN]

Onur Konuğu: LEYLA ERBİL

22 Mayıs 2009 Cuma (Muğla Üniversitesi AKM Büyük Salon)

Açılış Konuşmaları [Edebiyatçılar Derneği Genel Başkanı, Gökhan CENGİZHAN / Akyaka Belediye Başkanı, Ahmet ÇALCA / Muğla Üniversitesi Rektörü, Prof. Dr. Şener OKTİK]

Leyla ERBİL Paneli [Konuşmacılar: Necmiye ALPAY / Yrd. Doç. Dr. Cüneyt ISSI / Çiğdem ÜLKER / Yrd. Doç. Dr. Tülay AKKOYUN / Hülya SOYŞEKERCİ]

Onur Konuğu LEYLA ERBİL’in Konuşması

Öykü- Roman- Şiir [Konuşmacılar: Aslı ERDOĞAN / Kenan GÖRGÜN (Belçika) / Canan TAN]

Dil, Şiir, Kültür İlişkisi [Konuşmacılar: Kemal ÖZER / Şükrü ERBAŞ / Neşe YAŞIN]

Azeri Edebiyatı [Konuşmacılar: ANAR (Azerbaycan Yazarlar Birliği Başkanı) / Gasham NECEFZADE (Azerbaycan)]

Kitap İmza Saati

Asya’dan İki Şair [Konuşmacılar: Arundathi SUBRAMANİAM (Hindistan) / Lİ Lİ (Çin) / Çev: Yrd. Doç. Dr. Çiğdem Pala MULL]

Günümüz Romanı [Konuşmacılar: Ömer TÜRKEŞ / Doç. Dr. Hatice Nur ERKIZAN / Dr. Kemal ATEŞ]

NAİL ÇAKIRHAN GENÇLİK ŞİİR ÖDÜLÜ TÖRENİ

[NAİL ÇAKIRHAN Belgeseli / Nail ÇAKIRHAN Gençlik Ödülü Değerlendirmesi (Konuşmacılar: Kemal ÖZER / Halet ÇAMBEL)]

23 MAYIS 2009 Cumartesi (Köşem Kafe, Akyaka)

Öykücülerin Gözünden Öykü Dünyasına Bakış [Konuşmacılar: Nursel DURUEL / Zafer DORUK / Jale SANCAK / Hasan ÖZKILIÇ]

İki Ülke, İki Şair [Konuşmacılar: Sanna TAHVANAİNEN (Finlandiya) / Angela FURTUNA (Romanya) / Çev: Yrd. Doç. Dr.Çiğdem Pala MULL]

Öykü okuma

Roman Saati [Konuşmacılar: Canan TAN / İlkay NOYLAN]

Kitap İmza Saati

Söyleşi: [Vecdi ÇIRACIOĞLU (Medya ve Edebiyat) / İlhan DOĞRUYOL (Edebiyat Ödülleri) / Tahsin ŞİMŞEK (Edebiyat Dergileri)]

Roman [Konuşmacılar: Hülya SOYŞEKERCİ / Sevim KORKMAZ DİNÇ]

Söyleşi: [Namık KUYUMCU (Aşkın Rengi Siyahtır)]

Söyleşi: [Yrd. Doç. Dr. Ali Abbas ÇINAR]

24 Mayıs 2009 Pazar (Köşem Kafe, Akyaka)

Şiir Saati [Kemal ÖZER / Gökhan CENGİZHAN / Tahsin ŞİMŞEK / Bozan YAMAN]

İki Ülke, İki Yazar [Shaipem EMERULLAHU (Arnavutluk) / Hamid SKİF (Cezayir)/ Çev: Okt. Katibe ORHAN]

Bir Romanın Coğrafyasında Gezintiler: Amida [Konuşmacılar: Özcan KARABULUT / Prof.Dr. Aysu ERDEN / Yrd. Doç. Tülay AKKOYUN / Dr. Muhsine Helimoğlu YAVUZ]

Barbarın Dili Şiir [Konuşmacı: Kutbeddin AKTAŞ]

Onur Konuğu Leyla ERBİL

Etkinlik Değerlendirme Konuşması ve Ödül Töreni (Akyaka Belediyesi)

Temmuz İçin Yaralı Semah ve Kemal Özer Şiiri

Yorum ekle

İsmail Mert Başat

Önce, bir temmuz ayında, Sivas’ın Madımak Oteli’nde yaşanan vahşet üzerinde duracağım. İktidarın dili, bu konuda ilk andan itibaren, medyanın dili ile de birleşerek Sivas temmuzunun toplumsal algıda kimi anı lekeleri halinde biçimlenmelerini ve üzerinin farklı biçimde örtülmesini sağlamaya yöneldi. Bu dilin kurmacasına göre Madımak “olayı”, şöyle bir şeydir:

Pages: 1 2

Kadıköy Belediyesi Sanat Kütüphanesi’nde

Yorum ekle

Edebiyat Macerası: Kemal Özer ile Söyleşi

Tarih: 9 Mayıs 2009

Yer: Caddebostan Kültür Merkezi

Saat: 15 – 16.30

Erik Stinus ve Şiiri

Yorum ekle

KEMAL ÖZER

nh-odul-toreninde-konusurken-26042009Erik Stinus, ülkemizde bilinen bir ozan. Şiirlerinden yapılan çeviriler dergilerimizde yıllardır yayınlanmakta. Bu çevirilerle oluşturulmuş kitaplarının sayısı da üçe ulaştı.

Erik Stinus’un ülkemizde tanınması, yalnızca şiirlerinin çevrilmiş olmasından kaynaklanmıyor. Türkiye’ye, başta Nâzım Hikmet olmak üzere Türk şiirine gösterdiği ilgi, verdiği önem, ozanlarımızdan yaptığı çeviriler de bunda etken. Ülkemizi 50 yıl önceki ilk gelişinden bu yana çeşitli dönemlerde ziyaret edip pek çok yöresi ve özelliğiyle tanımış olması kadar, özgürlüklerin iyice kısıtlanıp baskıların arttığı bunalım yıllarımızda bu koşullara direnç gösteren dünya aydınları arasında yer alması, dayanışma göstermesi bu tanınmışlığın sınırlarını kuşkusuz daha da genişletmiş durumda.

İlk gençliğiyle birlikte, bir yandan dünyaya açılmayı, bir yandan başka insanları tanımayı sürdürecek biçimde yaşamak, giderek ‘dünya yurttaşı’ olmak amacı taşıdığını, bu amaca uygun bir kimlik edinmeye ve kendisini olduğu kadar başka insanları da anlatmayı sağlayacak bir şiir anlayışını benimsemeye yöneldiğini gözlüyoruz.

Bu şiir anlayışıyla Erik Stinus yaşadığı çağa damgasını vuran olayları izleyecek; neredeyse her önemli yaşanmışlığın tanıklığını yapacaktır. Kendini bu tutuma yönelten şiir anlayışını açıklarken, üç tanımın kendisine yol gösterdiğini söyler.

Bunlardan biri, Paul Eluard’ın tanımıdır: “İçinde şiirsel bir gerçeğin apaçık gösterildiği bir şiir bizi okşar, yaşamımızı değiştirir.” İçinde doğruluk payı bulduğu ikinci tanımda “Şiir, dünyanın yaşama ilkin beşik, sonra gömüt olması çelişkisine gem vurmaktır” der Carl Sandburg. Üçüncü tanım ise, Nâzım Hikmet’in bir şiirinden alıntılanan şu dizelerde yer almaktadır:
“Annelerin ninnilerinden
spikerin okuduğu habere kadar
yürekte, kitapta
ve sokakta yenebilmek yalanı,
anlamak sevgilim, o müthiş bir bahtiyarlık
anlamak gideni ve gelmekte olanı.”

Bütün bunların sonucunda, yaşadıklarından ve öğrendiklerinden süzüp getirdiği ve benimsediği anlayış için Erik Stinus şöyle diyecektir: “Şiir, hem ozanın hem yazıldığı çağın bir resmi; ozanın hem kendisinin hem başkalarının yaşamını anlama çabasıdır. Sözcükleri, ezgisi, dizemi, durakları ile şiir bundan da fazlası olabilir, ama hiçbir zaman daha azı değildir.”

Şiirlerini, bu yaklaşım çerçevesinde, çok ağır bastığını gördüğümüz iki eğilime göre iki kümeye ayırabiliriz. Genel olarak söylersek, bu kümelerden biri, insanın doğa içindeki varlığıyla, öteki de toplumsal ilişkiler içindeki varlığıyla ilgili şiirlerden oluşuyor.

Her iki kümedeki şiirlerde de Erik Stinus’un şiir anlayışıyla ilgili iki temel nitelik, lirizm ve anlatımcı söylem, hemen öne çıkıyor. Onun lirizm anlayışı, doğrudan coşkuyu gözeten bir yaklaşım içermiyor. Bu tür şiirlerinde bir coşku varsa, duyguların köpürüp coşmasıyla ilgili değil. Zekâ ve bilgi süzgecinden geçirilmiş, daha çok sezgiye dayanan, sezdirmekle sağlanan bir lirizm sözkonusu.

Anlatımcı söylem ise, ‘anlatılan’ı ‘yaşanan’ın içinden çıkarmakla yetinmeyen, onu ayrıntı zenginliği içinde yeniden kurgulamaya yönelirken, ayrıntı ile bütünlük arasındaki bağıntıyı sürekli göz önünde bulunduran bir yaklaşımla şiire yansıyor.

Uzun şiir cümleleriyle oluşturulan çağrışımlara dayalı bir yapı ortaya koyuyor şiirleri. Böyle olduğu için de ayrıntıların özenle dile gelmesini sağlayacak uzun soluklu bir okumayı gerektiriyor. Ama şiirlerinde ‘anlatılan’lar o kadar özgün ve ‘anlatılan’ların içeriği o kadar çağdaş ki, okurken gösterilen çabaya değdiğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Erik Stinus şiirinin bu niteliklerine, söyleyiş açısından dikkati çeken bir nitelik daha eklenebilir. Şiirlerinde karşılaştığımız ses öğesi ve ritm kaygısı, kulağımızın alışık olduğu bir ezgi düzeninden kaynaklanmıyor. Çocukluğundan bu yana etkisini taşıdığı ilâhi ve şarkıların, zihninde dönüşüme uğrayan tanıklığıyla oluşuyor diyebiliriz.

Onun şiir toplamına baktığımızda, rahatlıkla diyebiliriz ki, şiir anlayışını yazdıklarıyla doğrulayabilmiş, büyük bir ozan çıkıyor karşımıza. Şiirlerinde, benimsediği tanımdaki gibi, hem kendini, hem başkalarını anlama çabasını başarıyla yansıttığını, kendinin de yaşadığı çağın da yetkin bir resmini çizdiğini görüyoruz.

(Nâzım Hikmet Uluslararası Şiir Ödülü için 26 Nisan 2009′da Aya İrini’deki törende yapılan konuşma)

Temmuz İçin Yaralı Semah

Yorum ekle

ZEYNEP UZUNBAY

zuzunbay1“İnsan açlık nedir bilirse artık aç kalmak istemez, savaşı tanırsa cinayeti kınar. Ve haksızlık içimizde adalet tutkusunu alevlendirir. Nice güç boşa harcandı, nice zekâ kötülüğün boyunduruğuna girdi, nice güzel bakış ve nice canım gülüş yenilgiye uğradı. Ama yüreğimizin derinliklerinde iyi biliyoruz ki bu yenikler görünüşte yeniktirler, eylemleri, sözleri, örnekleri aramızda yaşayan ve içimizde ileriye doğru bir adım atan ölüler gerçekte ölü değillerdir.” Böyle diyor Eluard.

Kitap, 15 yıl süren sessizliğin nedeniyle başlıyor. Bazı şeyler vardır ki, dile getirilmesi zordur. Hiçbir acının başta bir dili yoktur. Tüm saflığıyla sadece acıdır. Hele de, insan, aşağılık olmanın en tamamlanmış biçimiyle, şiddetini şaire, yazara, çocuğa çevirmişse. Gerçek dünyayı, iç dünyamızı, düşlediğimiz dünyayı, yüreğimizle sahip olduğumuzu birleştirip söylemek için şairin, yaşanana denk yeni bir dil icat etmesi, yeniden doğması, doğurması gerekir nerdeyse. İşte o zaman, Kemal Özer’in dizelerindeki gibi, ilk dize daha kalemi eline almadan, kaldırır uykudan seni.

Kemal Özer’in yaşamak ve yaşamı yeniden üretmek düşüncesiyle birleştirdiği şiir yürüyüşü, Temmuz İçin Yaralı Semah‘la sürüyor.

Evet, bu, insanlığın yürüyüşünün kapitalizmin ipoteğinde olduğu çağımızda, başka bir yürüyüşün, kararını almış bir dilin kitabı.

Savaşı, vahşeti yaratanlar, bir yandan da bunu seyirlik hale getirmeye çalışıyorlar. Ya o vahşete bizzat maruz kalmamanın yalancı güvenlik duygusuyla, ya da gül atma sendromuyla açıklanacak bir seyir bu. Sonra da unutuyorlar.

Şairin işi burada başlıyor işte. Şiir tam da bu noktada devreye girip, genelleşmiş vahşet söyleminden çok farklı olarak, tek tek insan gerçeğiyle ürpertiyor bizi.

Bu kitap, hatırlamanın ömrünü uzatan bir yürüyüş. Hatta, ölümün ve yaşamın değil, ölümün ve ölümsüzlüğün yürüyüşü.

Madımak’tan hiç ama hiçbir şey kalmasın, hiçbir şey olmamış gibi olsun, yok olsun, yenilerine yer açılsın isteyen sisteme karşı bir yürüyüş.

Yaratılan güruha ve onların arkasındaki görünmez yüzlere karşı, insanlığı yürüyen bir yolculuk; dinin, sistemin insanlıkdışılığının karşısına “insanı” koyan bir şiir serüveni onunki. Onu okuyanlar, acıyı, kıyımı, adaletsizliği, buna rağmen onurlu kalabilmeyi okuyacaklar.

Kemal Özer’in bu yangını, bu acıyı söylemek için bulduğu dil, ilk kitabının adını anımsatır: Gül Yordamı… Ama bu gül, Pir Sultan Abdal’ın müsahibi Ali Baba’nın kıyamadığı, ama korktuğu için fırlattığı, taştan daha ağır gül değil, bir eylem gülüdür. GÜLÜN SINAVI’dır. Bu imge, Madımak yangını için, içinde olandan daha fazla bir şey içerir. En önce de belleği tazeler.

Semah gibi, el ele tutmadan, özgürce dünyayı dönenlerin gönül birliğine sunulmuş bir güldildir bu. O gül, Prometeus’un zorla ele geçirdiği, insana yasaklanan ateştir aynı zamanda. Söyleyecek dili bulmanın bunca zor olması da bu paradoksta gizlidir zaten. İnsanlar, Madımak’ta kendileri için sürülenleri, kendileri için hapis yatanları yakmışlardır.

El sussa gül konuşur
Gülü alınca
Elin bir diyeceği olur

“Sivas Buluşması” şiiri, Pir Sultan Abdal’ın

Şu illerin taşı hiç bana değmez
İlle dostun gülü yaralar beni” dizeleriyle başlıyor.

Bence bunun iki nedeni var. Birincisi şiirin ve şiiri yaratan ruhun önceki kuşaklardan devralınarak götürülmesi, ikincisi şiirin öyküsüyle Sivas’ta yaşananların benzerliği. Pir Sultan Abdal’ı devlet asmıştı, Pir Sultan Abdal şenliğine gidenlerin yakılmasını da devlet seyretmişti.

YOL…

Tüm yolculuklarda bir başkaldırı saklıdır. Yol, dünü bugüne, bugünü yarına bağlar. Kemal Özer, kitabın ikinci bölümünde bu yolu, bir yürüyüş eyleyenlerin yangınla kesilemeyecek yolunu anlatıyor.

Yolun Sonu şiiri, bir varoluş, yok oluş noktasıdır. Horatius’un günümüze kadar geçerliliğini koruyan “devlet gemisi” eğretilemesi, bu şiirde, içinde şairlerin yazarların, çocukların bulunduğu bir gemiye dönüşür. Madımak, dalgalı, fırtınalı bir denizdeki gemi, yangında çıkan duman da sistir. Yangını su eğretilemesiyle vermesinin bir nedeni de, aydınlanma ateşini söndürme çabalarını anlatmanın şiirsel bir yoludur. Şairin asıl işaret ettiği, o göz gözü görmez kaos ortamıdır. İçindedir, onlarla birlikte yanmıştır. Dışındadır, herkes sussa bile o konuşacaktır. Gemi siste kaybolur. Şairse, hâlâ buradayım, varım, başkaları da var diyen bir sis çanı olarak yeniden koyulur yola:

Yol durdu ben durmadım, kendimi buldum,
ömrüm içine sığdı yürüyüp gidecek olanın
bir yürüyüş, yeniden başladı kısacık bir adımla

ORDA BULUNMAYAN…

Orda bulunmayana ne kaldı sorsam
orda bulunmamak diyecekler belki

Evet, yanmaksa yanmıştır, sadece orda bulunmamıştır. Orda bulunanlar, orda bulunmayanlar… Bu ayrım, hem şiirsel, hem bireysel hem de toplumsal anlamda meselenin özüdür. Orda bulunanlar, şairler, yazarlar, semah dönenler, çocuklardır… Orda bulunmayanlarsa, orda bulunmamanın dışında ne varsa hepsini yaşamış, başka bir ateşle onlar gibi, onlar kadar yanmış anneler, babalar, kardeşler, arkadaşlardır. Ama kalanlara düşen bir sorumluluk vardır, yol yürüsün, yürüyüş sürsün diye kendilerini yeniden yaratmak zorundadırlar onlar. Orda bulunmayan bir anne, Kemal Özer’in şiirinde şöyle dile gelir:

Onu doğuran bendim, ben de gitseydim Sivas’a
gözü baktı mı görsün, eli uzandı mı bulsun
ah bilsem durur muydum, ateş çoktan pusuda
kapıyı tutanları yarıp geçseydim
soluğuna soluk katsaydım, göğsüm geniştir
iç içe yürüseydim adımlarının yankısıyla
” (Orda Bulunmayan)

Kemal Özer, Yangın Şiirleri’nde kendisiyle acısı arasına oturan ben’i biz’e dönüştürmüş, orda bulunmakla bulunmamanın uçlarını şiirle bağlamıştır. Henüz orda olmayan ama olacak olanlarla hızlanacağını düşündüğü yürüyüşü, kısacık adımlarla da olsa kendisi başlatır.

Hemen ardından gelen YANGIN İKİZİ’nde bu düşünce iyice netleşir. Gidenler ne yaşadıysa kalanlar da onu yaşar. Kalanların soluğu gidenlerin acısından hiç ayrılmaz. Böylece, orda bulunan da, bulunmayan da birbiri ardına yeniden doğmuş olur.

Yalnız onları değil bu tutuşturan ateş
aynı yoldan geçip geliyorsak bizi de

BAKILANI GÖRÜNÜR KILMAK…

Bakılanı görünür kılmak, en çok yazma eyleminin niyetiyle ilgilidir. Acıyı genelleştiren söylemler, bugüne kadar kimsenin kılını kıpırdatmadı. Ancak, insan tek tek, bütün çıplaklığıyla; öncesi, sonrası, bıraktıklarıyla ele alınırsa bakılan görünür kılınır. Kemal Özer Yangın Şiirleri’nde bunu yapıyor. Görünür kılmayı, Madımak merdivenlerindeki o fotoğrafla başlatıyor. Dumandan boğularak ölen genç kızın başucundaki ‘yaşamak istiyorum’ diye başlayan yazısını Lorca’nın “Ölürsem/ açık bırakın balkonu” dizeleriyle buluşturuyor.

Sona ermişti de konuşmaları
birkaç sözcüktüler geride kalan
birbirinden ayrılarak her biri
dağılmışlardı basamaklara

ellerinde bekleyişin önlemi” (O Resme Bir Daha Bakılırsa)

Madımak’ta hepimiz yandık. Hatta Madımak’la birlikte şiir yazma olanağının da yandığı söylendi. “Beyhude olma” duygusunun ağır bastığı günümüzde, Kemal Özer, bir şeyin başka bir şey olabileceğine duyduğu inancı diri tutuyor. Aslında, her dizenin altında “Başka bir dünya mümkün” diyor. Vicdanı şiirle bilince dönüştürmeye çalışıyor.

ARTIK NE SEMAHLARI
NE ÇOCUKLARI SEYREDEBİLİRİM
DİYEN BABANIN ŞİİRİ

Bu şiir, semahın felsefesiyle çocuğun iç içe geçtiği bir şiir. Semah nedir? Sivas’ta yaralanan semah şudur:  Çoğunlukla kadın ve erkeğin birlikte döndüğüdür. Hiçbir şeyin durmadığını, ölmediğini anlatır.
El ele tutuşulmaz. Turnanın kanat çırpmasına benzer. İnsanın birey olarak varlığını, özgürce birlikte olmayı işaret eder.
Dönerken, avuç içindeki görünmez aynalara bakar; evreni, Hak’kı, kendi suretlerinde görürler.
Birlik çağrısı yapılır, ardında yüzyıllar süren acılar, başkaldırılar vardır.
Sevgi ana konudur, ötekiler çevresinde dolanır.
Her dönemde Türkçe’dir.

Semah kısaca budur, peki ama çocuk? Çocuk alevi kültüründe, evrenin sırrıdır. Ünsal Öztürk, Aleviliğin Sırrı adlı kitabında, bu sırrı şöyle yorumlar: Alevilerin Allah’ı çocuklarıdır.

Daha neler öğrenecekti kimbilir
semah dönen çocuklardan bu yürek
birer kırlangıçtılar ilkyazın habercisi
her biri bir yolculuk olacaktı gökyüzü denizine

kurtulup çıksalardı yalazın öksesinden

OĞLUNDAN ÖKSÜZ KALAN ANANIN ŞİİRİ

Bu şiirin adı bile, biraz önce sözünü ettiğim anlayışı doğrular. Anneyi babayı yaratan çocuktur. Alevilik, yeni gelenin aşkınlığına duyduğu aşktan alır ışığını. Yol budur, yürüyüş budur.

EL ALMAK şiiri için, Kemal Özer’in şiir anlayışı diyebiliriz. Şiir ‘el almak’tır; acıların incelttiği, tizleştirdiği görünmez ayrıntılardan; hayattan el almak… Bir babanın Madımak’ta kaybettiği kızını, onu bir daha göremeyeceğini bile bile, görür gibi olabilmek için, yolunu üniversite durağına doğru uzatması, bırakılsa, bilmeyenler için hayatın içinde kaybolacak olan bu ayrıntıdan el almak… CEZAEVİNDEN YOLA ÇIKAN GEMİ şiirinde, Erdal Ayrancı’nın dizeleriyle kendi dizelerini kaynaştırıp, o gemiye sözcük denizi olmak, ya da “ADIM METİN OLSUN” diyerek, kalemini ötekine vermek…

Bu anlayış “… Kendimden ne kadar az şey katarsam gerçeğe daha fazla yaklaşabildiğimden emin olduğumu biliyorum.” diyen Jean-Jacques Rousseau’ya, “Şiir herkes tarafından yazılmalıdır. Bir kişi tarafından değil.” diyen Lautreamont’a kadar götürür bizi:

Hadi gel birlikte yazalım bu şiiri
adım metin olsun bu kez benim de
hadi benim sesimle ama senin hüznünden
hadi benim acımdan ama senin sesinle
birlikte söz edilsin bu şiirde”

Kemal Özer, Sivas’ta kaybettiklerimizi, Pir Sultan’ın ölüp dirilmesi gibi diriltmek istiyor. Diriltiyor da… Nermi Uygur’un ifadesiyle, sevgisizlik çöllerini başkasevgisi yeşillerine dönüştürüyor. ÖMRÜ KISA KELEBEKLER, Madımak’ta kaybettiğimiz çocuklar… Uzun ömür, kısa ömür görecelidir doğada. Kısa gördüğümüz kelebek ömrü de, doğası ve içine sığdırdıklarıyla tam bir ömürdür. Kemal Özer, onları ‘iz sürenlerin yolunu’ aydınlatacak ışık olarak gösteriyor şiirinde. Onlar, gülüşlerindeki bir kıvrım, günlüklerindeki bir satırla yaşamayı, yürüyüşlerini sürdürecekler. Çünkü şiirin belleği derin ve güçlüdür.

[19 Nisan 2009'da İzmir Tüyap Kitap Fuarı'nda "Yangın Şiirleri ve Kemal Özer" adlı oturumda yapılan konuşma]

Yordam Kitap İzmir Fuarı’nda

Yorum ekle

Yordam Kitap yeni kitapları ve etkinlikleriyle TÜYAP İzmir Fuarı’nda.

Özel indirimli Fuar Kitabı, Kemal Özer’in Altın Portakal Şiir Ödülü’nü kazanan eseri: TEMMUZ İÇİN YARALI SEMAH.

Etkinlikler:

19 NİSAN 2009 PAZAR

Konferans Salonu I

Saat:13.00-14.00
Söyleşi: “Yangın Şiirleri ve Kemal Özer
Konuşmacılar: Zeynep Uzunbay, İsmail Mert Başat, Kemal Özer
Düzenleyen: Yordam Kitap

25 NİSAN 2009 CUMARTESİ

Konferans Salonu I

Saat:15.45-16.45
Söyleşi: “Dünyada ve Türkiye’de 2008-2009 Bunalımı
Konuşmacılar: Pınar Bedirhanoğlu, Ebru Voyvoda
Düzenleyen: Yordam Kitap

26 NİSAN 2009 PAZAR

Konferans Salonu I

Saat:13.15-14.15
Söyleşi: “1960′lardan ‘80′e Türkiye Solu
Konuşmacı: Haluk Yurtsever
Düzenleyen: Yordam Kitap

TMK Mağduru Çocuklar İçin

Yorum ekle

BASINA ve KAMUOYUNA

Yurdumuzda yaşamak her gün biraz daha zorlaşıyor. Bu zorluk, adalet ve vicdanla ilgili kimi önemli olayları kavramamızı geciktiriyor. Örneklersek Doğu ve Güneydoğuda Diyarbakır, Adana, Mersin, Hatay, Mardin, Siirt, Şırnak, Van illerinde, batıda İzmir’de 13-17 yaş arası 800 civarı çocuk, ‘yetişkin’ koşullarında ve Ağır Ceza Mahkemelerince yargılanıyorlar. Bu durum hem vicdana, hem Türkiye Cumhuriyeti’nin 80′li yıllarda imzaladığı BM Çocuk Hakları Sözleşmesi’ne aykırı. Bir kuşağın ruhsal sağlığını zedeleyecek bu durumun nedeni 2006 yılında değişiklik yapılan Terörle Mücadele Kanunu.

Yargılanan çocuklardan kimileri ‘yetişkin’ koşullarında hapiste tutuluyorlar. Sonunda da  yine ‘yetişkin’ koşullarında 50 küsur yıla varan cezalara çarptırılıyorlar. Bu çocuklar pedagojik yardım alamıyor, eğitimlerine devam edemiyorlar. Asıl kötüsü bir bölümü yetişkinlerle aynı koğuşlarda kalıyor.

Seçim öncesindeki tahliyeler durdu. Demek göstermelikmiş. Bilindiği gibi bu tahliyeler çocukların beraat etmesi, yani özgür kalması anlamına da gelmiyor. Mahkemeler bu çocuklara TMK nedeniyle cezalar veriyor ve Yargıtay cezayı onayladığında (ki onaylamaması mümkün değil), çocuklar yeniden tutuklanarak hapsediliyor. Yalnızca 2009 Ocak ayı içinde çeşitli şehirlerde duruşmaları yapılan 26 çocuğa TMK ile toplam 75 yıl ceza verildi.

Asıl acısı kamuoyu büyük ölçüde durumun ne kadar tehlikeli olduğunu, bu çocukların ruh ve beden sağlıklarının ve geleceklerinin yitip gittiğini bilmiyor. Böyle bir olayı yaşamamış olanlar bu çocukların ve ailelerinin yaşadıklarını kavrayıp duyarlık gösteremiyor. Gerekli toplumsal tepki gecikiyor.

İnsanlarımızın kavramaları gereken asıl gerçek şu: Şu anda tutuklanan, ceza alan, hapis yatan çocukların büyük bölümü Doğu ve Güneydoğu’da yaşıyor. Ancak bu gerçek yarın aynı koşulların İzmir’de olduğu gibi ülkenin Batısının tümünde de geçerli olmayacağı anlamına gelmez. Çocuk haklarını ihlal eden TMK uygulaması bugünkü haliyle devam ettikçe yarın aynı mağduriyeti bizim çocuklarımızın, kardeşlerimizin yaşamayacağı garantisini kimse veremez.

Sıra kendi çocuklarımıza gelmeden “Bu çocuklar nasılsa başkalarının çocukları” rahatlığına düşmeden durumu kavramamız, Doğu’da-Batı’da nerede olursa olsun tüm ülkedeki çocukların bizim olduğu bilinciyle, insanca davranmamız gerekiyor. (Aslında bu duyarlığı tüm dünya çocukları için gösterebilmeliyiz ama şu anda kamuoyumuz bizim çocuklarımızı öğrenmedi)

Bu topraklarda sevincimizi de üzüntümüzü de şiirle dile getiririz. Çocuklar için adalet isterken de ozanları yardıma çağırdık. Diyarbakır’daki mahkeme günü olan 17 Nisan günü saat 14.30′da PEN Yazarlar Derneğinde bir araya gelecek, bu çocuklar için adalet isteyerek, şiirler okuyacağız. Bu etkinliğin düzenleyiciliğini Sennur Sezer yapacak. Katılan ozanlar kendi şiirlerini okuyacak. Bu etkinliğe destek verdikleri halde önemli engelleri yüzünden katılamayanların şiirlerini de aktörler seslendirecek.
Bu şiirler bir araya gelince adalet isteyenlerin sesi daha iyi duyulacak sanıyoruz, öyle olmasını umut ediyoruz. Sesinizi sesimize katın, bekliyoruz.

Sennur Sezer/Şair – Çocuklar İçin Adalet Çağırıcıları’ndan

Uluslararası Nâzım Hikmet Şiir Ödülü Erik Stinus’un

Yorum ekle

Nâzım Hikmet Kültür ve Sanat Vakfı’nın, 1995 yılından bu yana verdiği “Uluslararası Nâzım Hikmet Şiir Ödülü”nü bu yıl Danimarkalı şair Erik Stinus kazandı.

John Berger (İngiltere), Henrik Nordbrandt (Danimarka), Titos Patrikios (Yunanistan), Cevat Çapan, Turgay Fişekçi ve Tarık Günersel’den oluşan Seçici Kurul, ödülü Stinus’a “yaşam boyu bütün eserlerinde ortaya koyduğu insancıl öz ve sanatsal başarıyı” göz önüne alarak verdiğini açıkladı.

Şaire ödülü, 26 Nisan Pazar günü, “Uluslararası İstanbul Beyoğlu Şiir Festivali”nin Aya Irini Kilisesindeki kapanış gecesinde düzenlenecek törenle verilecek. Ödül daha önceki yıllarda ise, Fransa’da yaşayan Suriyeli şair Adonis, Martinikli şair Aimé Cesaire ve Filistinli şair Mahmud Derviş’e verilmişti.

1934 doğumlu Erik Stinus, 1951 Berlin Dünya Gençlik Festivali’nde Nâzım Hikmet’le tanışmış ve onun etkisinde kalmıştı. 1957′de gittiği Hindistan’da Sara Mathai ile evlenen Stinus, eşiyle birlikte Hindistan ve Danimarka’da yaşadı. Üç yıl Tanzanya’da ailece “kalkınma gönüllüsü” olarak çalıştılar. Yayımlanmış 20 şiir, 4 öykü, 4 gezi ve bir de romanı bulunan Erik Stinus, aralarında Nâzım Hikmet, Melih Cevdet Anday, Fazıl Hüsnü Dağlarca ve Kemal Özer gibi Türk şairlerinin de olduğu çok sayıda şairi Danca’ya çevirdi. Özellikle 1994′ten bu yana sık sık Türkiye’ye gelerek şiir etkinlikleri ve okuma günlerine katılan Stinus’un Türkiye’de, Şiirler (Çevirenler: Adil Erdem-Zerrin Taşpınar, Memleket Yayınları), Yaşamı Diriltmek İçindir Şarkılarım (Çeviren: Murat Alpar, Yordam Yayınları) ve Kışın Bir Ağacın Binde Biri (Çevirenler: Kemal Özer-Gülşah Özer, Toroslu Yayınları) adıyla üç şiir kitabı yayımlandı.